Paris’te Türk sineması

11. Paris Türkiye Filmleri Festivali, 5-1

3 Nisan tarihlerinde düzenlenecek.



11. Paris Türkiye Filmleri Festivali, 5-13 Nisan tarihlerinde Fransa'da 1968 kuşağı sinemacılarının buluşma mekanı olarak bilinen ''Quartier Latin''  mahallesindeki tarihi ''Les Trois Luxembourg'' sinemasında gerçekleşecek.
Türkiyeli Yurttaşlar Meclisi (ACCORT),  Strasbourg'daki Odyssée Sineması ve Fransız Film Yönetmenleri Derneği (SFR) ile ortaklaşa düzenlenen festivale, Paris Belediyesi destek veriyor.
Bu yılki festivalde, Tayfun Pirselimoğlu'nun "Ben O Değilim", Mahmut Fazıl Coşkun "Yozgat Blues", Hakkı Kurtuluş ve Melik Saraçoğlu "Gözümün Nûru" ve Onur Ünlü'nün "Sen Aydınlatırsın Geceyi" filmleri ilk kez Parisli sinemaseverlerle buluşacak. Lusin Dink'in "Saroyanland", Batu Akyol'un "Türkiye'de Caz"  ve Can Candan'ın "Benim Çocuğum" isimli belgesel filmleri yine festival kapsamında izleyicilerle buluşacak.


Festivalde ayrıca Atalay Tasdiken'in "Meryem", Tolga Örnek'in "Senin Hikayen", Erhan Kozan'ın "Halam Geldi", Serdar Akar'ın "Behzat Ç. Ankara Yanıyor" filmleriyle, Fransız sanatçı Clarisse Hahn'ın uluslararası başarı kazanan belgeseli "Kurdish Lover" gösterilecek filmler arasında yer alıyor.
Yine festival kapsamında, Montrouge Sineması'nda yönetmen Fatih Akın'ın "Polluting Paradise" ve "Crossing the Bridge" isimli belgeselleri gösterilecek.

Adalet Önce Halktan Gelir! Michael Kohlhaas

o-michael-kohlhaas-facebook



Filmekimi kapsamında bu sene izlediğim ‘Adalet İçin’, Cannes Film Festivali Altın Palmiye’de ‘En İyi Senaryo Uyarlaması’ dalında yarışan bir eser. Orijinal ismi ‘Michael Kohlhaas’ olan film, Alman yazar  Heinrich Von Kleist’ ın romanından uyarlanmış. Filmle ilgili kritiklere geçmeden önce, bu eserin Türkiye’de neden ‘Adalet İçin’ adıyla vizyona gireceğini düşünüyorum. Anlaşılan o ki, düz bir mantıkla, son dönemde Türkiye’de yaşanılan ‘adalet’ sorununa dikkat çekilmek istenmiş. İsmin bu kadar realist bir bakış açısıyla kör göze parmak gibi verilmesi ilginç. Dünyanın en iyi romancılarından Franz Kafka’ nın ‘“bu roman ne zaman aklıma gelse gözyaşlarıma hâkim olamıyorum” diye açıkladığı ‘Michael Kohlhaas’, Avrupa tarihinin ‘adalet’ adına yaşadığı en büyük dramı anlatıyor.
Konuyu Marx’ ın ‘Yabancılaşma’ olgusuna göre değerlendirelim. Kendi ülkesine, toplumuna, sistemine, adaletine yabancılaşan Kohlhaas, derebeylikle yönetilen bir toplumda ‘at tüccarlığı’ yaparak yaşamını sürdürmektedir. Ortaçağ Fransız toplum yapısını derinlemesine gördüğümüz kareler, karakterimizin dürüst yaşamı için fazlaca gerçek kalıyor. Dürüstlük insanlık tarihinin en büyük erdemi iken, burjuva toplumunda var olan ‘para kimdeyse güç ondadır’ mantığı Kohlhaas’ ın korkulu rüyası haline dönüşüyor. Tüccarlığı sırasında atların taşınması ile ilgili bir bölgede ‘rüşvet’ vermeye zorlanmasından sonra, inatla istenilen ücreti vermemek adına direnen Kohlhaas, sonunda ‘kanunda bu paranın yeri var’ yalanıyla kandırılarak parası ve uşağı elinden alınıyor. Uşağına zulmeden bu taşra canavarlarını mahkemeye verip, elinden alınan parasının iadesini talep eden Dürüst At Tüccarı’  nı öylesine karanlık bir dönem bekliyor ki, insanın kanını donduran sahneler işte bu andan sonra karşımızda. Araya konulan hatırı sayılır adamlar sayesinde dava reddediliyor. Kohlhaas kendisine karşı işlenilen suçun cezasız kalmasına sinirlenip Prensesle konuşmak için saraya gitmenin hazırlığını yaparken, karısının ‘sanırım saraya ben gitsem daha iyi olacak’ cümlesi, olayların başladığı asıl noktayı oluşturmuş. Saraya canlı giren kadın, öldürülerek eşine teslim edilir. Prenses ‘bu işin peşini bırak, yoksa sen de karın gibi olursun’ algısı, bir ülkeyi baştan sona yakıp yıkan bir savaşı başlatır. Kohlhaas, önce kendi adamlarını silahlandırıp ormana gider ve bir gerilla savaşına girişir. Daha sonra ülkenin dört bir yanından sistem tarafından ezilen köylüler Kohlhaas’ın ordusuna katılır. Prenses yapılan savaşlarda yenilerek zor duruma düşer ve kendi ülkesine yabancılaşan Kohlhaas ile anlaşmak istediğini belirtir. Anlaşmaya göre alınan tüm paralar iade edilecek, atların zararı karşılanacak ve Prensese karşı savaşan herkese hakkı verilip, savaşanlar affedilecektir. Bu sözlere inanan karakterimiz ordusunu dağıtır, sarayla anlaşmak için masaya oturur. Fakat ‘yöneten sınıf’ yalan söylemiştir.
michael-kohlhaas
Yönetmen Arnaud Des Pallières yukarıda anlattığım olayları işlerken, karakterin aile hayatını düzenli biçimde göstermeye özen göstermiş. Öyle ki, bir at tüccarının ‘adalet’ arayışına girişmesi filmi izleyenler için sürpriz oluyor. Pasif, sessiz, çekingen Kohlhaas’ ın yaşamı, ailesine karşı işlenen suçtan sonra bambaşka şekillenmiş. Romana sonuna kadar sadık kalan senaryoda son sahnedeki karakterin çaresizliği çarpıcı biçimde aktarılırken, yönetmenin olayı fazlaca basite indirgediğine şahit oluyoruz. Prensese kafa tutan, yerleşik sistemi yok etmek için yola çıkan karakterin son bölümde biraz daha cesur gösterilmesi filmi izleyenler için etkili bir final olurdu. Mads Mikkelsen,  Bruno Ganz,  David Kross,  Sergi López,  Amira Casar karakter analizlerinde sonuna dek başarılılar. Mads Mikkelsen’ın mükemmel ‘Michael Kohlhaas’ yorumu karşısında oturduğumuz koltukta adeta çivilendik. Mikkelsen, Süreç içinde değişim gösteren bir insanın ruh halini öylesine derin analizlerle oynamış ki, karakterin her cümlesi ayrı bir anlam kazanmış. ‘Bu savaşı annem öldürüldü diye mi başlattın’ diye soru soran çocuğa ‘hayır’ cevabını verirken, ‘evet şimdi gerçek bir halk isyanını izliyoruz’ mesajı beynimize kazındı.
Adalet İçin (Michael Kohlhaas), Spartacus’ un hayat öyküsüne benzemesiyle, sinemadan sonra diziye dönüştürülecek bir konuya sahip. Filmekimi’nde izleme şansını yakaladığım yapım, 28 Mart’ta Türkiye’de sinemaseverlerin beğenesine sunulacak. Ortaçağ’ın derebeylik sistemini bizler yaşamadık, ama sonuçta ‘adalet’ üzerine yaşanılan çarpıklıklar günümüz Türkiye’sinde Ortaçağ karanlığında aynen devam ediyor. Bu ayrıntının ışığında filmi görmenizi şiddetle öneririm.
Bu yazı, Yaşam Kaya tarafından kaleme alınmıştır. // yasam.kaya@gmail.com
Devamını Oku Blogcu

Sinemanın Mitolojik Kahramanı Angelopoulos

angelopoulos_2120644b



Theodoros Angelopoulos’u, sanki daha önce filozofların, şairlerin diyarı Antik Yunan’da doğmuş, o dönemin tozunu yutmuş, mitolojisiyle dans etmiş gibi tanımlamak doğru olabilir. Antik Yunan’ın hemen hemen tüm dokusunu sinemasına katabilen, izleyicilere görsel estetiğin tanımını özgün kadrajıyla sunmayı başarmış, çağdaş sinemanın en önemli temsilcilerinden biridir. Sinema tarihinde ‘’epik sinema’’ denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri olan yönetmen, doğduğu coğrafyanın zengin kültürünü elde ettiği görüntüyle sinemanın mitolojisini, felsefesini yarattığını çektiği filmlerde görmemiz mümkündür.
theo-angelopoulos-autograph1935’de Atina’da dünyaya gelen Angelopoulos, savaşların, yıkıntıların, acıların ve göçlerin yoğun yaşandığı diktatörlüklerin boy gösterdiği bir çocukluk geçirir. Üniversiteye hukuk okumak için giriş yapar fakat bitirmesine bir sene kalmışken Paris’e sinema okumaya gider. Paris ona, hem tutkusu olduğu sinemada hem de düşüncelerini özgürce ifade etmesinde kolaylıklar sağlar. Gün geçtikçe politikleşen ‘’başka bir dünya mümkün’’ sloganıyla dönemin ilerici, sistem ve savaş karşıtı öğrenci gruplarıyla katıldığı eylemlerde toplantılarda hayatının sonraki evrelerine de yansıyacağı sosyalist ideolojinin temellerini atar. Paris’te ki sinema eğitimini tamamladıktan sonra yurduna Atina’ya döner. Orada sinema yapmadan önce avukatlıkla beraber sol dergilerde sinema eleştirmenliği yaparak geçimini sağlamaya çalışır. 1968’te çektiği Broadcast (Yayın) isimli kısa filmden sonra 1970’te Anaparastasi (Tatbikat) filmi ile ilk uzun-metrajını çekerek sinema dünyasına merhaba der. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kendisini toparlayamayan Avrupa halklarının, çaresizliğini, göçlerini, yalnızlıklarını yarattığı kahramanlarla geniş planlı sekans çekimlerle, sisli sahnelere, sessizliklere ve derinliklere doğru yol alan kamerasıyla kendi özgün tarzını kadrajıyla bütünleştirir hep. Filmlerinde çok sık gördüğümüz ‘’zaman farkını aynı mekânda işlemiş olması’’ önemli özellikleri arasındadır. Mesela eski çağda yaşamış bir şair ile film zamanında (günümüz) yaşayan kahramanın aynı mekanda oluşu bu özelliğe örnektir. Bu durumda eskiye, insanın özüne doğallığına özlem duyan Angelopoulos, eski insanla yeni insanı karşılaştırarak aradaki farkı izleyiciye bırakır. Yarattığı kahramanların hareketleriyle toplumsal olayları, tarihsel süreçle beraber şiirsel bir anlatımla, imgelerin elinden tutmayı başarabilen, zamanı tıpkı Tarkovski gibi yavaşlatabilen, uzun plan çekimlerle sabırları zorlayan Angelopoulos bir söyleşisinde şöyle der; “Aksiyonun orta yerinde kesme yapmayı reddederek, izleyiciyi, o görüntüyü iyice irdelemeye çağırıyorum. Plan akarken görüntü üzerine tekrar tekrar yoğunlaşmaya ve kadrajın içindeki elementlerin hissettirdiklerini duyumsamaya çağırıyorum.’’ Tema ve biçim olarak eserlerinin doruk noktası mekanı ve zamanı ustaca kullanması, filmlerinde aynı anda fiziksel ve ruhsal yolcuklarla insanın öz benliğini aramaya kalkışmasını dile getirmeye çalışmış olmasında yarattığı karakterlerin gözünden, yaşanılan olaylara an ve an tanık olmamızı sağlar. Sahnelerinde kesmeye karşı çıkan yönetmenin kurguyu pek sevmediği bilinir. Aslolan kurgunun, çekim aşamasında kameranın devingenliğinde olduğuna inanan Angelopoulos, masa başındaki kurgudan pek haz etmez. Çünkü ona göre her bakış kendi şiirsel görüntüsünü yaratır. Onun sinema anlayışını daha iyi anlamak için, bir kadının evinden çıkması, yolda yürümesi ve işine gelirken ki zamanları ele alalım. Tipik bir yönetmen bu zamanları çekerken evden çıkarken (keser) , yolda yürürken (keser) ve iş odasına girerken (keser) sonra bunların hepsi kurguda birleştirilir. Fakat Angelopoulos aynı sahneyi çekerken kadını evden işe kadar takip eder, kamerası bazen kadının gözlerinden dış dünyaya bakar, bazen bağımsız hareket etmeye devam eder ve genelde geniş çekim planları kullanır. Bergman sinemasının yakın planlarına karşın, uzak planlarla şiirsel görüntüyü elde etmeye çalışır. Filmlerini genelde sisli, yağmurlu, çamurlu kapalı havalarda çekmeyi yeğleyen yönetmen savaşın insanlar üzerindeki olumsuz etkiyi, acılarını kasvetli bir atmosferde gerçek kılmaya çalışır. Onun setinde çalışan biri; ‘’ Sanırım güneşi sevmeyen iki kişi var, biri Dracula öteki ise Angelopoulos’’ demeci tebessüm etmemize ve yönetmeni daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor.
Sineması iki döneme ayrılan Angelopoulos, ilk dönem filmlerinde yoğun olarak hissettirdiği Marx ve Brecht’in etkisinde olduğu görülür. The Travelling Players (Kumpanya, 1975) filmi onun ilk dönem filmlerinin başını çeker. 1939-1952 yıllarında Yunanistan’da yaşanan iç savaşı anlatır. Bastırılmış Yunan tarihinin iç hesaplaşmasını teraziye koyar. Baskıcı rejimi, ölümleri, karanlığı eleştirir. Dört saate yakın olan bu film sinema tarihinin en özgün ve en karmaşık filmlerinden biri olarak tanımlanır. Filmde dönemin Faşist İtalya’sına karşı savaş ve Alman Nazi işgali bir Marksist’in gözünden anlatılmaya çalışılır. Böylece savaşın getirdiği zorluklar tüm dünyaya bir kez daha gösterir. Angelopoulos bu filmi hakkında şöyle der; ‘’Yunan halkı ölü taşları okşayarak büyümüştü. Mitolojiyi yükseklerden alıp, halkın ayağına getirmeye çalıştım.’’
angelopoulos-theo-001-00o-asq-portrait


Angelopoulos’un ikinci dönem filmlerinde siyasi argümanları geri planda görürüz. Genelde entelektüel karakterlerin yolcuğunu ve yolculuk esnasında insanların çaresizliğini, göçlerini ve yalnızlıklarını karakteriyle bütünleştirerek puslu atmosferle, kasvet içinde izleyiciye sunar. Voyage to Cythera (Kitara’ya Yolculuk, 1984) filmiyle bu dönemine başlangıç yapar. Bu filmde de mitolojik bir tutum vardır. Odysseus mitini kullandığı gözlerden kaçmaz. Filmde babasını arayan ve onunla ilgili film çekmek isteyen bir yönetmenin hikayesi anlatılır. Beraberinde; The Bee Keeper (Arıcı, 1986), Landscape in the Mist (Puslu Manzaralar, 1988), The Suspended Step of the Stork (Leyleğin Geciken Adımı, 1991), Ulysses’ Gaze (Ulis’in Bakışı, 1995), Eternity and a Day (Sonsuzluk ve Bir Gün, 1998), The Weeping Meadow (Ağlayan Çayır, 2004), The Dust of Time ( Zamanın Tozu, 2008) filmlerini sinema dünyasına bırakır. Angelopoulos sinemanın bir başka özelliği de filmlerinin asla bir sonu olmamasıdır. Filmleri zincirlemedir. Yönetmenin sahneye koymaktan sıkılmadığı, siyah kalabalıklar, düğünler, dans eden, koşan gelinler. Yağmurlu çamurlu sokaklar. Yol üstü kahvehaneler, asılmış çamaşırlar. Gemiler, denizler ve şiirsel sinemasının vazgeçilmez unsuru haline gelen Eleni Karaindrou müziklerinin eşsiz güzelliği Angelopoulos filmlerinin ahengine duru bir su birikintisinde su içen bir kuş naifliği katıyor.
‘’Başlangıçta her yer karanlıktı, sonra bir ışık göründü Puslu Manzaralar’dan…’’
Angelopoulos yönetmenliğinin yanında ezilen halkların yanında, duyarlı bir insandı. ABD’nin 2003’deki Irak işgalinden sonra tüm insanları Amerikan sinemasını boykot etmeye çağırmıştır. Bir söyleşisinde laf arasında gülümseyerek ‘’benim ölümüm film çekerken olacak’’ diyen Angelopoulos, 24 Ocak 2012 günü akşam saatlerinde The Other Sea (Öteki Deniz) filminin çekim aşamasında otoyoldan geçen bir motosikletin çarpması sonucunda yaşamını yitirmiştir. Böylesine tahlisiz bir son olacağı kimin aklına gelirdi ki?
‘’Kurduğumuz tüm hayallere rağmen değişmeyen dünyanın şerefine.’’ (Ulis’in Bakışı)

Yozgat Blues Sofia Film festivalinden Ödülle Döndü!

Yozgat Blues, 18. Uluslararası Sofya Film Festivali'nin Balkan Yarışması ayağında "En İyi Balkan Filmi" ödülünü kucakladı!


Uzak İhtimal ile sinema arenasını nitelikli bir giriş yapan Mahmut Fazıl Coşkun'un ikinci uzun metrajlı filmi Yozgat Blues, 18. Uluslararası Sofya Film Festivali'nde 'Balkan Yarışması' kategorisinde 'En İyi Balkan Filmi' ödülüne layık görüldü.

Sofya Film festivalinin evvelinde 3. Los Angeles Türk Filmleri Festivali'nin açılış filmi olarak gösterilen Yozgat Blues, ülkemizdeki genel gösterimini takiben çeşitli festivallerde de izleyiciyle buluşmaya devam edecek!


Sélectionner cette vignette?


Dünya prömiyerini 61. San Sebastian Film Festivali’nde yapan, Türkiye'de ise 32. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde ilk olarak izleyiciyle buluşan Yozgat Blues, katıldığı pek çok ulusal ve uluslararası festivalde çeşitli kategorilerde ödüller kazandı.

İstanbul Film Festivali, Neil Young'ı Ağırlayacak!

Müzikseverler ünlü Rock müzisyeni Neil Young'ın Temmuz ayındaki konseri öncesinde, İstanbul Film Festivali ile hazırlık yapacaklar.

Neil Young


5-20 Nisan tarihleri arasında düzenlenecek 33. İstanbul Film Festivali'nin programında özel bir konuk yer alacak. Temmuz ayında IKSV evsahipliğinde, Vodafone Red sponsorluğunda Türkiye'deki ilk konserini vermek üzere İstanbul'a gelecek olan rock yıldızı Neil Young'ın şarkıları, konser öncesinde, 9 Nisan Çarşamba akşamı İstanbul Film Festivali'nde olacak. Festival bünyesinde gerçekleşecek "Neil Young İstanbul'da" başlıklı gecede film gösteriminin ardından parti ile müzikseverler konsere hazırlanacak.
Jonathan Damme'in 2008 yapımlı filmi Neil Young'un Bavulundan Şarkılar, Çarşamba akşamı 19:00'da  Atlas sineması Salon 2'de gösterilecek. Film, Young'ın Philedelphia'daki Tower Theatre'da verdiği konserin hikayesini anlatıyor. 2006 senesinde Neil Young hakkındaki Heart of Gold adlı filmde de imzası olan Damme, yüksek sesli ve elektrikli bir rock'n'roll filmi olan Neil Young'ın Bavulundan Şarkılar'da, ressam Eric Johnson'ın her şarkı için yapmış olduğu resimlere ve elektrikli gitara ağırlık veren Young'ın konser performansına odaklanıyor.

Bu özel gecede müzikseverler, Neil Young İstanbul'da partisiyle eğlenceye devam edecek. 9 Nisan Çarşamba gecesi saat 22:00'da Hard Rock Cafe İstanbul'da gerçekleşecek özel gecede Yekta Kopan, Aylin Aslım ve Görgün Taner, DJ olarak konuk olacaklar. Gecede Young'ın sevilen parçalarının yanında Buffalo Springfield'den Thom York'a, Pearl Jam'den Chromantics'e birçok müzisyen ve grubun şarkıları dinlenebilecek. Partiye katılmak isteyenler, biletleri 20 TL ve 15TL (öğrenci) üzerinden temin edebilirler.

İstanbul Film Festivali, Neil Young'ı Ağırlayacak!

İstanbul Modern Sinema, D-Smart’ın katkılarıyla, üç büyük festivalini bir günde izleyiciye sunarak, Festival O³ başlıklı bir kısa film maratonu hazırladı!
İstanbul Modern Sinema, yılın dikkat çekici kısa filmlerini, üç büyük festivali birbirine eklemleyerek sinema severlere sunacağı Festival O³ ile izleyiciyi lezzetli bir seçkinin tadına bakmaya davet ediyor!




27 Mart Perşembe günü kapılarını sinema severlere açacak olan festival, Ottawa Animasyon Festivali kapsamında yer almış olan “en iyiler” seçkisinin gösterileceği film maratonunda, dünyanın en eski kısa film festivali olan Oberhausen Kısa Film Festivali'ndeki seçkinin de yer alacağı renkli seçki çerçevesinde 2013yılının en iyi kısa filmleri izleyiciyle buluşacak.
Festival bünyesindeki diğer kısa film seçkisiyse bu yıl Oscar yarışına aday olan kısa filmlerin bir araya getirildiği "Oscar’dan Kısalar" programıyla izleyiciye sunulacak! Seçkide, bu yıl “En İyi Kısa Film” ödülünü kucaklayan, yönetmenliğini Anders Walter’ın kısası Helyum'da yer alacak!


Sélectionner cette vignette?

Lady in a Cage Filminin Çözümlemesi

1964: Lady in a Cage Filminin Çözümlemesi
Lady in a Cage Filminin Çözümlemesi

 1964: Lady in a Cage Filminin Görüntüsel Anlamı
Filmin temelinde insanların duyarsızlığı,  ilgisizliği, birbirlerine karşı olan davranışları, iletişim eksikliği ve umursamazlık konu olarak alınmıştır. İnsanlar dünyaya at gözlükleri ile bakmaktadırlar. Filmde yerde ölü bir köpek bulunmaktadır. Gelen geçen bu köpeğe bakmakta fakat hiçbir tepki gösterilmemektedir. Köpeğin bulunduğu sokağın karşısında bir ev var ve evde anne ile oğlu birlikte yaşamaktadır. Bütün olay bu evde geçmektedir. Oğlu evden ayrılmadan önce annesine bir mektup yazar.


Annesinden evden ayrıldıktan sonra mektubu okumasını rica eder. Daha sonra oğlu evden ayrılır. Annesinin kalçası kırıldığı için merdivenleri kullanamıyor. Üst katlara çıkmak için kadına özel yapılmış bir asansör var. Yukarı katlara çıkarken onu kullanmaktadır. Kadın oğlunun ona hediye ettiği bibloyu yanından hiç ayırmıyor.” Şehveti ve güzelliği içinde saklarsın “ diye hitap ettiği biblo eski çağlarda ki gözyaşı şişelerini andırmaktadır.





        

Kadın üst kata çıkmak için asansöre biniyor fakat elektrik kesintisi yüzünden asansörde kilitli kalıyor. Sesini duyurmak için alarm zilini kullanıyor, hiç kimse o çağrıyı umursamıyor. Yoldaki hayvana aldırmadıkları gibi insanlar birbirlerini bile görmezden geliyorlar. Zilin sesini duyan dilenci bir adam evi fark ediyor ve içeriye bir şekilde girmeyi başarıyor. Kadının yardıma ihtiyacı olduğunu gördüğü halde dilenci adam ona yardım etmiyor. Dilencinin kolundaki tövbe yazısı dikkat çekmektedir

.
         Kadın bulunduğu asansörü, ışıksız karanlık bir mezara benzetiyor. Orada sıkışmış olduğunu hissediyor. Bu arada telefon çalıyor ve kadın cevap veremiyor. İçeri giren dilenci adam ise kadının çağrısına cevap vermediği gibi evdeki eşyaları alma çabasındadır. Kadın bana yardım et diye bağırıyor, dilenci ise tövbe diye bağırdığı halde hala evdeki eşyaları alarak kaçma çabasındadır. Dilenci inatla tövbe diyerek evden uzaklaşıyor ve çaldığı eşyaları satmak için bir dükkâna giriyor. Oradaki üç serseri de bu adamın eşyaları nereden aldığını öğrenmek için onu takip etmeye karar veriyorlar.
         Bu arada kadın asansörden çıkabilmek için mücadele ediyor. Asansör bir kuş kafesini ya da hapishaneyi andırmaktadır. Kadın yüksek bir yerde asılı kalmasına rağmen bir şekilde kapıyı açıyor fakat kalçası kırık olduğu için aşağıya inemiyor. Çaresizlikten kendisini tekrar asansöre kilitliyor.
         Zaman geçtikçe o dar alan kadına düşünmek ve hatalarını görmesi için psikolojik baskı yapan bir alan haline geliyor.
        

Bu arada dilenci âşık olduğu fahişe ile anlaşarak evi soymak için harekete geçiyor. Üç serseri de onları takip ediyor ve evi öğreniyorlar. Dilenci adamla fahişe evi soyarken üç serseri gürültüyle eve dalıyorlar ve onları dövüyorlar. Fakat hiç kimse asansördeki kadına yardım etmiyor. Evdeki altınları, gümüşleri ve eşyaları almaya devam ediyorlar. Evi istedikleri gibi kullanmaktadırlar. Dilenci ve fahişeyi de kendi işleri için kullanıyorlar. Asansördeki kadın parfüm kokusundan dolayı fahişeyi görmediği halde onun bayan olduğunu anlıyor. Üç serseriden birisi bayan ve hepsi para hırsına kapılmış,  kadına yapmadıkları hakaret kalmıyor.  Serserilerden biri dilenci adamın kafasına torba geçiriyor ve sert bir bibloyla kafasına vurarak adamı bayıltıyor. Kablolu olan bibloyu, elinde gülle çeviren sporcular gibi sallayıp adama vurmuştur. Fahişeyi de yere iter ve sonra asansördeki kadına yönelip onunla dalga geçmeye devam eder. 
        

Bayılan dilenci adam uyanıyor ve kör oldum diyerek bağırmaya başlıyor. Kafasında torba olduğunu unutup kendisini kör zannediyor. Sonra fahişe dilencinin kafasındaki torbayı çıkarıp ona kör olmadığını söylüyor ve kendine gelen adam seviniyor.
Üç serseri, evdeki eşyaların hepsini dilenci adamla fahişe kadına taşıtıp onlara eziyet ediyor. Serseri kızın adı Elaine. Elaine asansördeki kadının karşısına geçerek kendini tanıtıyor ve selam veriyor. Elaine’nin selam vermesi sanki sahneden sonra selam veren tiyatro oyuncularını andırıyor.



Bu arada fahişe ile dilenci adam boş bir odaya giderek tanıdıkları birine telefon açıyorlar. Eşyaları o serserilerden almaları gerektiğini söylüyorlar.
        

Asansördeki kadın ise elindeki yüzükle vidaları gevşeterek tekrardan kapıyı açmaya çalışıyor. Yüzük aynı zamanda İslam ülkeleri arasında belli bir dönem mühür olarak kullanılmıştır. Üç serseri ise evde sefa yapıyor. Fahişe kadın bu durumdan yaralanarak bir şekilde evden çıkmayı başarıyor. Canını kurtarması gerekirken aldıkları eşyaların bir kısmını çantasına doldurmaya çalışıyor.  Serserilerden biri bunu fark ediyor ve kadını tekrar yakalayıp eve kilitliyor.
          Üç serseriden biri dilenci adamı öldürüyor. Asansördeki kadın bu olaya seyirci olmak zorunda kalıyor. Artık serseriler yüzlerini saklamıyorlar ve hepinizi öldüreceğiz diyerek evdeki herkesi tehdit ediyorlar. Serserilerden biri üst katta ki odaların birinde oğlunun annesine yazdığı mektubu buluyor. Bu mektupta evde bir kasa olduğundan bahsediyor. Kasanın yerini öğrenmek için asansörün kapısını açıp kadına şiddet uyguluyorlar.
         Serseriler kadınla uğraşırken, fahişenin aradığı adamlar gelip üç serseriyi döverek evin dışarısındaki depoya taşıdıkları eşyaları alıp oradan uzaklaşıyorlar. Asansördeki kadın da kapının açık kaldığını görerek kendini aşağıya atıyor. Sürünerek dışarı çıkıyor ve yardım istiyor. Serserilerden biri bunu fark ediyor ve kadını tekrar içeri taşımaya çalışıyor.

Kadında artık son halinde adamın gözlerine demir saplıyor ve adam kör oluyor. Serseri adam kör olunca arkadaşları onu dinlemeyi bırakıp dalga geçiyorlar. Kadın yola kadar sürüklenerek tekrar yardım istiyor. Kör olan serseri kadını tutayım derken, kadının onu itmesi üzerine yere düşüyor ve kafasının üzerinden o anda bir araba geçiyor. Serseri adam ölüyor ve civardaki tüm insanlar sonunda yardıma geliyorlar. Diğer iki serseri ise kaçarken polise yakalanıyorlar. Kadını tam bir köşeye oturtturuyorlar ki o anda elektrikler tekrar geliyor ve film burada sona eriyor. 
         Filmdeki yan öğe insanoğlunun çıkmış olduğu medeniyet ve uygarlık düzeyinin gelişmesinin yanında iletişim, umursamazlık gibi konulara duyarsız kalınmasıdır. 




A:Gösterge Çözümlemesi

Gösterge
Nesneler, insan, teknoloji, hayvanlar, değerli eşyalar, ev.
       
Gösteren
Asansör, zil, biblo, telefon, radyo.

Gösterilen
Korku, merak, heyecan, öfke, şiddet, sıkılma duygusu, inanç, gerilim, acizlik, güç, sevgisizlik, endişe, kısıtlanma.





Bu filmde kullanılan gösterge nesne göstergesidir. Nesne göstergesi olarak evin içindeki eşyaları örnek gösterebiliriz. Filmde kullanılan asansör insanda korku, endişe, gerilim, kısıtlanma, çaresizlik, umutsuzluk, karamsarlık uyandırır. Serserilerin elindeki tabanca, direğe çarpan araba ve merdiven gibi gereçleri de sayabiliriz.
Ama en önemli nesne asansördür. Filmin başında gösterilen ölü köpek yani hayvan nesnesi ise insanlığa bir gönderme olarak gösterilmiştir. Hayvana yapılan aynı davranışın insanlara da yapıldığını anlatmaktadır.

B:Dizisel ve Dizimsel Gösterge
Bu başlık altında ki ikili karşıtlıklar: Güç-Acizlik, Heyecan ve merak-Sıkıntı.
Filmin çözümlenmesinde oluşturulan bu farklılıklar verilmek istenilen mesajın öğelerini ortaya çıkarmaktadır. Filmin ana temasını oluşturan asansör hapishaneyi, aynı zamanda kuş kafesini andırmaktadır. Asansörde kilitli kalan kadının hissettikleri aynı zamanda izleyiciye mesaj vermektedir.
         C: Kodlar
        Bu filmde insanlığın, insan davranışlarının ve duygularının konu olarak ele alınması kültürel bir kod olarak gözümüze çarpmaktadır. İnsanların duyarsızlığı, ilgisizliği, umursamaz ve şiddet yanlısı davranışları filmde konu edilmektedir.
       D: Metafor ve Metanomi Kullanımı
Film metafor ve metanomi kullanımında bize geniş seçenekler sunar. Filmdeki asansör hapishaneye bir göndermedir. Aynı zamanda kafese de gönderme yapılmıştır. Yine oğlun anneye hediye ettiği biblo, Roma döneminde kullanılan gözyaşı şişelerine bir göndermedir. Başka bir gösterge, serserinin elindeki kablolu olan bibloyu başının üzerinde çevirmesi gülle atan sporculara bir göndermedir. Serseri rolündeki Elaine’nin selam vermesi, sahneden sonra selam veren tiyatro oyuncularına bir göndermedir.
Yine asansördeki kadının yüzük kullanması, İslam ülkelerinde yüzüğün devletlerarasında mühür olarak kullanılmasına bir göndermedir.

E: Sonuç
Sonuç olarak ‘Lady İn a Cage’ filmi insanların duyarsızlıklarına, ilgisizliklerine bir göndermedir. Aynı zamanda insanlığa, toplumun geçtiği evrelere, dönemlere birer göndermedir. 1960’lı yıllara ve toplumumuzun şu anki geldiği dönem arasında bağ kurmamıza yardımcı bir öğedir.

                                                  Medine KOCABAŞ

İfsak Fotoğraf Ve Sinema Dergisi











Sanatseverlerin ilgiyle takip ettiği, her sayıda yüksek satış 

grafiğiyle dikkat çeken Fotoğraf ve Sinema Dergimizin 150.

 sayısı raflardaki yerini aldı. Bu sayıda "Sanat ve Ekonomi 

İlişkisi"nin irdelendiği dosya konusunun ilginizi çekeceğini 

düşünmekteyiz. Dergiyi derneğimizden veya Yaysat dağıtım

 noktalarından ( D&R vb. gibi çeşitli kitapevlerinden) 

edinebilirsiniz...
| Devamını Oku Blogcu

ACI REÇETE - (SIDE EFFECTS) Filmi Çözümlemesi



Yönetmen: Steven Soderbergh
Senaryo: Scott Z. Burns
Oyuncular: Rooney Mara, Channing Tatum, Jude Law, Catherine Zeta-Jones, Vinessa Shaw, Ann Dowd
Görüntü Yönetmeni: Steven Soderbergh
Kurgu: Steven Soderbergh
Müzik: Thomas Newman
Tür: Dram, gerilim
Süre: 106 dk.
Ülke: ABD
Yapım yılı: 2013
Kısa Özet:  Hikâye  New York'ta yaşanır. Eşi Martin dört yıldır hapiste olan genç grafik tasarımcısı Emily’nin hasreti sona ermektedir. Fakat kocası içerdeyken psikolojik sorunları artan Emily, bir gün iş çıkışı garajda arabasını hızla duvara sürer. Olay sonrası devreye psikiyatr Dr. Jonathan Banks girer. İngiliz kökenli doktor tedavi sırasında genç kadına yeni bir ilaç önerir. Fakat zamanla iş çığırından çıkar, çünkü Emily ucu ölüme çıkan bir eyleme girişir. Bundan sonrası tam bir muammadır…

GÖSTERGE ÇÖZÜMLEMESİ



GÖSTERGE


İNSAN


NESNE


MEKAN


GÖSTEREN
Emily
Dr. Banks
Victoria Siebert
Martin
Antidepresan ilaçları, yelkenli maketi, zarf, hediye paketi, zemindeki kanlı ayak izleri, yaka kartı
Ev
Psikiyatri muayehanesi



GÖSTERİLEN
Maddi çıkarları uğruna cinayet işleyebilecek duruma gelen ve çevresindekileri masum olduğuna inandıracak kadar profesyonel bir kadın
Günümüzde oldukça ilgi gören antidepresan piyasasının insanı önemsemekten çok, parayı önemsediği
Kimi mekan insanı bunaltırken kimi mekanlar insanın içindeki sapmaları ortaya çıkarır.

1. İnsanlar:
            Emily Taylor (Rooney Mara), Martin Taylor (Channing Tatum), Dr. Jonathan Banks (Jude Law) ve Dr. Victoria Siebert (Catherine Zeta-Jones)
            Emily  ve Martin, New York'ta başarılı ve yüksek standartlarda yaşayan bir çifttir. Martin borsa işinden para kazanarak daha çok zenginleşmeye çalışan biridir.  Birgün bu borsa yolsuzluğu yüzünden hapse girer. Emily ise, grafik tasarımcısı, kocasıyla çok mutlu olan bir kadındır. Kocasının hapisten çıkmasını beklediği dört yılda ağır depresyona giren Emily'nin bu durumu, kocasının hapisten çıkmasına rağmen devam eder. Aslında depresyonda değilken, depresyondaymış gibi göstremeye çalışan, kosacısına sadık, onu seven iyi bir kadın rolü oynayan biridir. Oysa Emily, kocasının kendisini zor şartlarda yaşamaya mahkum ettiği için ona kızgınlık duyan, hatta ondan nefret eden bir kadındır.
            Dr. Siebert, fikir evliliği yaptığı kocası tarafından aldatılmış, terkedilmiş, yalnız bir kadındır. Daha çok kadınlara ilgi duyar, aradığı kadın da Emily'dir. Dr. Banks, ailesiyle birlikte mutlu yaşayan, ailesiyle daha iyi standartlarda yaşamak için uğraşan bir psikiyatristtir. Hastasıyla yakından ilgilenmeye çalışır, fakat başına dert açacağından haberi yoktur.
2. Nesneler:
            Bütün entrika piyasaya yeni sürülen bir ilacın yan etkileri etrafında döner ve kamera kayıtlarının ya da fotoğrafların öykünün akışını derinden etkilemesi, filme  güçlü bir güncellik vurgusu kazandırıyor. Hediye, her zaman kişiyi mutlu eder, sevgiyi ve dostluğu ifade eder. Filmde gösterilen hediye kutusu da hediye eden kişiye güven duygusunu arttırıyor. Ancak buradaki hediye, Emily'nin planladığı oyunun bir parçasıdır. Zarf, Martin'in yakalandığı gün Emily'e verdiğinde görüyoruz, sonra Emily kocasını öldürdüğü gün Martin için koltuk üzerine bıraktığını görüyoruz; Bu Martin'le olan hesaplaşmasıdır. Zarfın yanında bir de yelkenli bulunuyor, o da bir hsaplaşmadır aslında; Martin tutuklanmadan önce, güzel bir hayat yaşayan çift hayal ettikleri her şeye sahiplerdi. Bu yelkenli de sahip olup da yitirdikleri arasındaydı.
            Kanlı ayak izleri; Emily'nin, polise, psikiyatriste cinayeti uykuda işlediğini kanıtlmak için, bilinçli olarak bıraktığı izlerdir. Yaka kartı; İki kere intihar girişiminde bulunan Emily, depresyon haline şahit olan memurun yaka kartına bakar, ismini not alır.
            3. Mekan:
            Ev, insanın içinde yaşadığı, huzur bulduğu bir mekandır. Büyük bir evde yaşamaya alışkın olan Emily, kocasının hapse girmesiyle ekonomik durumunun da bozulmasıyla küçük daireye taşınmak zorunda kalır. Alışkın olmadığı bu hayat onu depresyona iter. Psikiyatri, insanların duygu, düşünce ve davranışlarındaki sapmaları tanımlayıp çok farklı tekniklerle tedavi ederek insanlara yardım eden bir alandır. Emily, Dr. Siebert'ın muayehanesine giderek içindeki bu sapmaları ortaya çıkarır. Fakat, bu sadece Emily değil Siebert'in içindeki sapamları da ortaya çıkarmıştır.
Dizisel ve Dizimsel Çözümleme
Çıkar        - İyi niyet 
Hastalık   - Sağlık
Geçmiş    -  Gelecek
Suçlu        - Masum
Hayal        - Gerçek
Umut      -  Umutsuzluk
Güven      - Güvensizlik
İyilik          - Kötülük
Mutluluk - Mutsuzluk
Sebep      - Sonuç        
Kodlar: Filmde kullanılan kodlar, dizisel çözümlemede gösterilmiştir. Daha çok geçmiş ve gelecek, sebep- sonuç ilişkisi üzerinde durulmuştur. 
Metafor ve Metanomi:
            Filmde sürekli antidepresan ilaç isimlerini, duyuyor, görüyoruz. İnsanların ilaca karşı olan zaafını istismar eden doktorlara ve ilaç endüstrisisine bir eleştiri var aslında.  Kendi maddi çıkarları için hastalarını tehlikeye atan doktorların ve onları birer pazarlama aracı olarak kullanan büyük ilaç şirketlerinin sağlık sistemine dair sezdiriler var.  Hem hikâyenin başında Emily’nin kocası Martin’in hapse girmesinde hem de cinayete kadar uzanan çok aşamalı bir planın temelinde yolsuzlukların yadsınamaz rolü var.
            İkiye bölünmüş bir film izlenimi veren “Acı Reçete”, ilk bölümünde tatmin edici bir ‘düzen eleştirisi’ boyutuna sahip. İlaç sektörünün günahlarını beyazperde aracılığıyla zaman zaman görme fırsatı buluyoruz, ki buradaki de benzer bir atmosferle yükleniyor sektöre. Yan etkileri pek hesaba katılmadan önerilen ilaçların insanlar üzerindeki yıkıcı etkilerini öne çıkarıyor. Ancak bunun bir ‘yanılsama’ olduğunu öğrenmek, hiç de iyi bir sürpriz olmuyor bizim için. Başlangıç noktasını inkar eden bir yöne doğru akmaya başlıyor hikâye ve iyice savrularak, bir gerilime dönüşüyor.
            Emily’nin ve ona depresyon tedavisinde yardımcı olan doktoru Jonathan Banks’in adım adım kapıldıkları paranoya da öykünün bir sonraki adımını tahmin etmeyi zorlaştırıyor. Acı Reçete ilk izleyişte izleyiciye büyük zevk veren ve hemen yeniden izleme isteği uyandıran filmlerden. Çünkü film sona erdiğinde bütün süre boyunca giderek tırmanan merak duygusu yerini sürprizleri önceden hazırlayan küçük detayları keşfetme isteğine bırakıyor. Üstelik ikinci izleyişte bütün sürprizlerin ipuçlarıyla ne kadar iyi desteklendiğini gözlemlemek mümkün.
            Filmin başında binalarla başlayan çekim, filmin sonunda başka bir binanın çekimiyle son buluyor. Mutsuz olduğu binanın içinden çıkmak için depresyondaymış gibi gösterip iş birliği yaptığı doktorla zengin olma hayali kuran kadının sonu, ömür boyu mutsuz olacağı akıl hastanesinde biter. Filmde de, sürekli "Geçmişteki davranışlar, geleceğin aynasıdır" vurgusu yapılıyor.

            Emily, kocası hapishaneden çıktıktan sonra her ne kadar kocasını seviyormuş gibi göstermeye çalışsa da kocasına olan ilgisizliğini, isteksizliğini filmin başlarında hissettiriryor.